|
Perge
ana sayfası
PERGE
HAKKINDA
Pamphylia’nın
önde gelen şehirlerinden biri olan Perge, Kestros (Aksu)
Nehri’nin 4 kilometre batısında iki tepe arasındaki
geniş bir ovanın üzerinde kurulmuştur.
M.Ö. dördüncü yüzyılda yaşayan ve Perge’den söz eden
ilk yazar olan Skylax, şehrin Pamphylia’da olduğunu
ifade eder. Yeni Ahit’de Havarilerin Faaliyetleri bölümünde
“... Paul ve yoldaşları Paphos’tan ayrıldığı zaman Pamphylia’daki
Perge’ye geldiler” cümlesi eski çağlarda Perge’ye denizden
ulaşılabiliyor olduğunu gösterir. Tıpkı Kestros’un bugün
uygun iletişim sağlaması gibi, eski çağlarda da dalgıçlar
bölgeyi daha üretken kılıp Perge’de deniz ticaretine
olanak sağlayarak önemli rol oynarlardı. Perge denizden
12 kilometre içerde olmasına rağmen, Kestros sayesinde
bir kıyı şehri gibi denizin avantajlarından yararlanabiliyordu.
Üstelik, içerde olmasından dolayı denizden gelen korsan
saldırılarından da korunmuş oluyordu. Üçüncü ya da dördüncü
yüzyıl dünya haritasının geç dönem kopyalarında Perge,
Pergamum’da başlayan ve Side’de biten ana yolun yanında
gösterilir.
Strabo’ya
göre, şehir Truva Savaşı’ndan sonra Mopsos ve Kalkhas
isimli kahramanların liderliğinde Argos’tan gelen koloniciler
tarafından keşfedilmiştir. Dilbilimsel araştırmalar
Achaean’ların Pamphylia’ya M.Ö. ikinci bin yılın sonlarına
doğru girdiğini doğrular. Bu çalışmalara ek olarak,
1953’te Perge şehrinin Helenistik giriş kapısının avlusunda
yapılan kazılarda bulunan M.S. 120 – 121 yıllarına ait
yazıtlar da bu kolonileşmeye tanıklık eder; heykellerin
altlarındaki yazılarda şehrin efsanevi kurucularından
Mopsos, Kalkhas, Riksos, Labos, Machaon, Leonteus ve
Minyasas adlı yedi kahramandan söz edilir.
Dördüncü yüzyılın ortalarına kadar Perge ile ilgili
daha fazla yazılı kayıt yoktur. Bununla birlikte, Büyük
İskender’in gelişine kadar Perge’nin Perslerin yönetiminde
bulunduğu su götürmez bir gerçektir. M.Ö.
333’te Perge hiç direnmeden İskender’e teslim olmuştur.
Perge’nin bu teslimci davranışı, olumlu politikasının
yanı sıra o dönemde şehrin henüz koruyucu surlarla çevrilmemiş
olması ile de açıklanabilir.
İskender’in
ölümünden sonra, Perge kısa bir süre Antigonos’un nüfuz
alanına ve daha sonra Seleucid egemenliği altına girmiştir.
Seleucidler ve Pergamum kralı arasındaki sınır anlaşmazlığı,
Apamea Antlaşması’ndan sonra da devam edince Roma Konsolosu
Manlius Vulso M.S. 188’de arabulucu olarak Roma’ya gönderilmiştir.
Manlius Vulso, III Antiochos’un Perge’de bir garnizona
sahip olduğu öğrenince Pergamum Kralı’nın ısrarı ile
şehri kuşatmıştır. Bu noktada, garnizon komutanı, konsolosu
Antiochos’un izni olmadan şehri teslim edemeyeceği konusunda
bilgilendirmiş ve bunun için otuz güne ihtiyacı olduğunu
söylemiştir. Bu sürenin sonunda da Perge Pergamum’un
eline geçmiştir.
Yaklaşık
olarak M.Ö. 133’te Pergamum Krallığı Roma’ya devredildiğinde
Perge, tam bağımsız olmuştur. M.Ö.
79’da Romalı devlet adamı Cicero, bazı davalarda savcılık
görevi yürüten konsey yardımcısı Kilikyalı Gaius Verres’in
kanunsuz davranışlarını senatoya şu ifadelerle anlatmıştır:
“Bildiğiniz gibi, Diana’nın Perge’de çok eski ve kutsal
bir tapınağı var. Şunu iddia ediyorum ki, bu tapınak
da Verres tarafından soyulmuş, yağmalanmıştır ve Diana’nın
heykelinden altın koparılmış ve çalınmıştır.”
Perge’de
kutsal sayılan tanrı ve tanrıçalar arasında Artemis’in
önemli bir yeri vardır. Pamphylia lehçesinde Vanassa
Preiia denilen bu eski Anadolu tanrıçası, Helenistik
dönem madeni paralarının üzerinde bu adla görülür ve
Yunan kolonileşmesinden sonra Artemis Pergaia adını
alır. Madeni paraların üzerine kült heykel ya da kadın
avcı olarak basılmasının yanı sıra, Perge’nin Artemis’i
kazılarda bulunan bir çok heykel ve rölyefin de konusudur.
Kare taş blok üzerinde kült heykel biçimindeki bir rölyef
özellikle ilginçtir. Artemis Pergaia kültü, daha birçok
şehirde, hatta Akdeniz çevresindeki ülkelerde bile görülür.
Eski
dünyada Artemis Pergaia’nın bu kadar ünlü olmasına rağmen,
ona ait tapınağın izleri henüz bulunamamıştır. Şimdilik,
Artemis’in altınla bezeli heykelini koruyan ve boyutları,
güzelliği ve mimarisi antik yazarlar tarafından göklere
çıkarılan bu ünlü anıtın madeni paralardaki şematik
betimlemelerinden edinebildiğimiz bilgilerle yetinmeliyiz.
M.S. 46’da , Perge Hıristiyan dünyası için önemli bir
olaya ev sahipliği yapmıştır. Yeni Ahit, Havarilerin
Faaliyetleri bölümünde, St. Paul’ün Kıbrıs’tan Perge’ye
oradan da Pisidia’daki Antiocheia’ya gittiği ve sonra
Perge’ye dönerek bir vaaz verdiği anlatılır. St. Paul
daha sonra şehirden ayrılarak Attaleia’ya gitmiştir.
İmparatorluk döneminin başlangıcından itibaren, Perge’de
iş projeleri hayata geçirilmiş ve M.S. ikinci ve üçüncü
yüzyıllarda şehir yalnızca Pamphylia’nın değil, tüm
Anadolu’nun en güzel şehirlerinden biri haline gelmiştir.
Dördüncü yüzyılın ilk yarısında, Büyük Konstantin (324
- 337) krallığı sırasında, Hıristiyanlığın Roma İmparatorluğu’nun
resmi dini olmasıyla birlikte, Perge, Hıristiyanlığın
önemli merkezlerinden biri olmuştur. Şehir beşinci ve
altıncı yüzyıllarda da bir Hıristiyanlık merkezi olmayı
sürdürmüştür. Sık görülen isyan ve akınlara karşı, kendilerini
yalnızca akropolisin içinde savunabilen vatandaşlar,
şehir surlarının içine çekilmişlerdir. Perge yedinci
yüzyılın ortalarında baş gösteren Arap akınlarıyla kalan
gücünü kaybetmiştir. Bu dönemde şehrin bir kısmı Antalya’ya
göç etmiştir. Şehre giren bir kişinin karşılaştığı ilk
bina, Kocabelen Tepesi’nin güney eteklerine inşa edilmiş
Yunan-Roma tipi tiyatrodur. Yarım daireden biraz daha
büyük olan cavea (seyirci oturma yerlerinin bulunduğu
alan), ortasından geçen geniş bir diazomayla (yatay
geniş basamak) ikiye ayrılmıştır. Toplam 13000 kişilik
tiyatro diazomanın altında 19, yukarısında 23 oturma
sırasından oluşur. Roma tiyatrosu mimari kurallarına
uygun olarak, giriş ve çıkış yolu olarak kullanılan
tiyatro galerilerinde, izleyiciler diazomaya her iki
uçtan, kemerli geçitlerden ve merdivenlerden geçerek
her iki tarafta da bulunan paradoslardan (yan çıkış
kapıları) ulaşırlar ve buradan da oturacakları yerlere
dağılırlardı.
Cavea
ve sahne arasında orkestraya ayrılan alan, yarım daireden
biraz daha geniştir. Orkestra alanı, üçüncü yüzyıl ortalarında
gladyatör ve vahşi hayvan dövüşlerinin popüler olduğu
zamanlarda arena olarak kullanılmıştır. Bu alanın etrafı,
hayvanların kaçmasını engellemek için Herme formunda
yapılmış mermer toplar arasından geçen oyma panellerle
çevrilmiştir. Kısmen ayakta duran iki katlı sahne harabesi,
sütunlu mimarisi ve heykel süslemeleriyle M.S. ikinci
yüzyılın ortalarına tarihlendirilebilir. Harabenin cephesinde
sanatçıların girişlerini ve çıkışlarını sağlayan beş
kapı arasındaki sütunlar yukarıdaki dar bir podyumu
destekler. Tiyatronun en belirleyici özelliği, podyumun
bu yüzünü süsleyen mitolojik konulu rölyeflerdir. Sağdaki
ilk rölyef, mitolojide nymph (su, dağ ve ormanlarda
yaşayan periler) olarak bilinen kadınlardan biri ile
Perge’nin can damarı Kestros (Aksu) Nehri’ni kişileştiren
yerel bir tanrıyı betimler. Buradan itibaren rölyefler
sırasıyla, şarap tanrısı ve tiyatroların kurucusu ve
koruyucusu olan Dionysos’un tüm hayatını anlatır. Dionysos,
Zeus’un ve bir kralın kızı olan ve baharla karşılaştırılan
güzelliği dillere destan Semele’nin oğludur. Kocasını
sürekli kıskanan Tanrıça Hera, oğlu ile birlikte Semele’den
kurtulmak ister. Tanrıça, Semele’yi kandırmak için kızın
annesinin kılığına girer ve Semele’den Zeus’u tüm ihtişamı
ve gücüyle görmesine izin vermesi konusunda ikna etmesini
ister. Her şeye inanan Semele oyuna gelir ve Zeus’a
razı olması için yalvarır. Sevgilisinin yalvarışlarına
dayanamayan Zeus, iki tekerlekli at arabasıyla Olympos’tan
iner ve onlara görünür ancak, ölümlü Semele, Zeus’un
parlaklığına dayanamaz ve alevler içinde kül olur. Ölürken,
doğmasına henüz zaman olan aşkının meyvesine hayat verir
ve onu alevlerin dışına fırlatır. Zeus bu erkek bebeği
alır, kendi kalçasını yararak bebeği yerleştirir ve
yarayı diker ve bebeği normal doğum zamanı gelene kadar
orada saklar. Bu nedenle önce annesinin rahminden daha
sonra da ikince kez babasının kalçasından dünyaya gelen
çocuğa Dionysos-born (çifte doğan) adı verilir. Böylece,
bebek Hera’nın kötülüklerinden korunabilmesi, beslenebilmesi
ve yetişkinlik çağlarına erişebilmesi için, Hermes tarafından
Nysa Dağı’ndaki nymph’lere götürülür. Nymphler, burada
çocuğu özel ilgi ve sevgiyle büyütürler. En sonunda,
genç bir adam olan Dionysos bir gün mağaranın duvarlarında
yetiştirilen asmalardaki tüm üzümlerin suyunu içer.
Şarap, böylece keşfedilir. Yeni içkisini dünyanın her
köşesine tanıtmak ve asma kültürünü yaygınlaştırmak
için şarap tanrısı, iki panterin çektiği iki tekerlekli
arabasıyla dünya turuna çıkar.
Ne
yazık ki, bu güzel kabartmaların önemli bir bölümü sahnenin
çökmesi sonucu hasara uğramıştır. 1985’de başlayan kazılar
süresince bulunan bu parçalar, orijinalinde yapının
değişik konulardaki daha fazla frizle süslendiğinin
kanıtıdır. Yapının hangi bölümüne ait olduğu hala anlaşılamayan
5 metre uzunluğundaki bir frizin konusu özellikle ilginçtir.
Bu frizde, Tyche sol elinde bir bereket boynuzu ve sağ
elinde bir kült heykel taşır. Bunun her iki tarafında
tanrıçalarına kurban etmek için boğalar getiren bir
yaşlı adam ve iki gencin figürleri vardır.
Tiyatrodan
şehre giden asfalt yolun sağında eski çağlardan günümüze
kalan en iyi korunmuş stadyumlardan biri vardır. 34x334
metre ölçülerindeki bu büyük dikdörtgen yapı, kuzey
ucunda at nalı şeklindedir ve güneyi açıktır. Binaya
büyük olasılıkla bu noktadan anıtsal ahşap bir kapıdan
geçilerek girilmekteydi. Stadyumun altında, uzun kenarlarının
her birinde otuzar ve kuzey ucundaki kısa kenarında
on tane olmak üzere toplam yetmiş kemerli oda bulunmaktadır.
Bu odalar birbirlerine bağlıdır ve her üç bölmede bir
tiyatroya giriş vardır. Bu bölmelerin günümüze kadar
ulaşabilenlerinin üzerindeki, sahiplerinin adının yazılı
olduğu ve çeşitli malların listelendiği yazıtlardan
bu yerlerin dükkan olarak kullanıldığı anlaşılmaktadır.
Kemerli odaların üzerinde bulunan oturma sıraları 12,000
kişilik oturma kapasitesi sağlar. Üçüncü yüzyılın ortalarında
gladyatör vahşi hayvan dövüşleri popüler olunca, stadyumun
kuzey ucu koruyucu kafeslerle çevrilmiş ve arenaya dönüştürülmüştür.
Mimarisi ve taş işçiliği, bu büyük yapının M.S. 2. yüzyıla
ait olduğunu kanıtlar.
Şehir
surlarının dışında kalan dikkate değer bir başka kalıntı
da Bithynia Valisi Plancius Verus’un kızı Plancia Magna’nın
lâhdidir. Şehrin anıtlarla ve heykellerle bezeli birçok
yerine sahip olan ve Perge’deki kamusal işlerin başını
çeken Plancia Magna, varlıklı ve yurttaşlık bilincine
sahip bir kadındı. Topluma yaptığı hizmetlerden ötürü,
halk, meclis ve senato Plancia’nın heykellerini dikmiştir.
Çeşitli yazıtlarda Plancia’nın adı şehrin idaresindeki
en üst düzey memurluk olan “demiurgos” sıfatı ile birlikte
yazılır. Buna ek olarak, Plancia Magna, ömür boyu tanrıların
anası rahibesi, Artemis Pergaia rahibesi ve imparatorluk
kültü baş rahibesi idi. Perge’nin
büyük bir kısmı, bazı bölümlerinin tarihi Helenistik
döneme kadar uzanan surlarla çevrilidir. İstihkam duvarlarının
üzerine 12 – 13 metre yüksekliğinde kuleler inşa edilmiştir.
Ancak sürekli barışın ve sükunetin sağlandığı Pax Romana
döneminde surlar önemini yitirmiş ve duvarların ötesinde
tiyatro ve stadyum gibi yapılar hiç korkmadan inşa edilmiştir.
Dördüncü yüzyılda yapılan surlardaki geç döneme ait
kapıların birinden geçerek şehre giren biri, daha sonraki
dönemlerde yapılan duvarlarla çevrili 40 metre uzunluğunda
küçük, dikdörtgen bir avluya gelir. Bu avludan zafer
takı formunda ve oldukça süslü ikinci bir kapıya, güney
kapısına geçilir. Bu kapı, 92 metre uzunluğunda ve 46
metre genişliğinde trapezoid biçimli avluya çıkar. İmparator
Septimus Severus ( M.S. 193 - 211) hükümdarlığı süresince
tören alanı olarak kullanılan bu avlunun batı duvarında
anıt çeşme ya da nymphaeum vardır. Yapı, geniş bir havuzun
arkasında iki katlı zengin süslemeli bir bina cephesinden
oluşmaktadır. Yazıtından yapının, Artemis Pergaia, Septimius
Severus ve karısı Julia Domna ve oğullarına ithaf edildiği
açıktır. Nymphaeum kazılarında bulunan binanın cephesine
ait bir yazıt, bina cephesinin parçaları ve Semptimius
Severus’un ve karısının mermer heykelleri, şimdi Antalya
Müzesi’ndedir.
Nymphaeum’un
tam kuzeyindeki anıtsal koridor, Pamphylia’daki en geniş
ve en muhteşem hamama açılır. 13x20 metre ölçülerindeki
geniş havuz (natacia), kamuya açık büyük spor alanının
(palaestra) güney portico’sunda (sütunlu giriş) yarım
daire formunda bir odanın içini kaplar. Palaestra, ön
tarafta bir portico ile sınırlandırılır. Pergeliler
palaestra’da spor yaptıktan sonra bu havuzda temizlenirlerdi.
Ön cephenin dinamik mimarisinden, cephede kullanılan
renkli mermerlerden ve dekor olarak kullanılan Genius,
Heracles, Hygiea, Asklepios ve Nemesis heykellerinden,
bu alanın göz kamaştırıcı bir güzelliğe sahip olduğu
açıktır. Buradan bir başka kapı, gene havuzlu bir alan
olan frigidarium’a (soğuk su odası) çıkar. Hamama girecek
insanlar bu havuza girmeden önce havuzun kuzey kenarı
boyunca sığ bir kanaldan akan suda ayaklarını yıkarlardı.
Varolan
kanıtlar frigidariumun Muse (Zeus ve Mnemosyne’nin dokuz
kızının, dokuz sanat dalı tanrıçası kız kardeşin her
birine verilen genel ad) heykelleriyle bezendiğini gösterir.
Buradan sonra birbirine bağlantılı tepidarium ve caldarium
vardır. Bu odaların altında kazan dairesinden gelen
sıcak havanın dolaşımını sağlayan ısıtma sistemine ait
tuğla dizileri görülür. Roma hamamında yıkanmak çok
aşamalı bir işlemdi. Hamama giren kişi ilk olarak apodyterium
denilen bir odada giysilerini çıkartır ve bundan sonra
spor yaptığı palaestra’ya girerdi. Gösterdiği fiziksel
efor sonucu oluşan terinden ve kirinden arınmak için
havuza girer ya da caldrium’daki sıcak suyla yıkanırdı.
Buradan sonra, soğuk su banyosu için tepidarium’a ya
da frigidarium’a giderdi. Roma döneminde hamam sadece
yıkanmak için kullanılan bir yer değil, aynı zamanda
erkeklerin günlerini geçirmek için buluştukları ya da
çeşitli önemli konuları tartıştıkları bir yerdi. Frigidarium’un
kuzeyindeki uzun dikdörtgen bölüm muhtemelen hamama
gelenlerin gezindiği ve sohbet ettiği bir yerdi. Bu
odanın batı duvarlarında uzun, mermer bir sıra vardır.
Kazılar süresince birçok sütun tabanında bulunan yazıtlar,
sütunların üzerinde bulunan heykellerin Claudius Peison
isimli biri tarafından bağışlandığını gösterir.
İçerdeki
avlunun kuzey ucunda Perge’nin en görkemli yapısı olan
Helenistik giriş kapısı vardır. Tarihi M.Ö. üçüncü yüzyıla
uzanan ve arkasında at nalı şeklinde bir avlu olan iki
kuleden oluşan bu kapı, çağın savunma stratejisine uygun
olarak akıllıca tasarlanmıştır. Kuleler üç katlıdır
ve koni şeklindeki çatılarla örtülmüştür. Plancia Magna’nın
yardımıyla, M.S. 120 ve 122 yılları arasında bu avlunun
dekorasyonunda çeşitli değişiklikler yapılmış ve savunma
için kullanılan bu yapı şeref avlusuna dönüştürülmüştür.
Bina cephesini oluşturmak için kat kat renkli mermerler
döşenmiş, birkaç yeni niş açılmış ve korinth tarzı sütunlar
ilave edilmiştir. Alt kısımlardaki nişlerde Afrodit,
Hermes, Pan ve Dioskouroi gibi tanrı ve tanrıçaların
figürleri yer almaktaydı. Avluda yapılan kazılarda dokuz
heykelin yazılı kaideleri bulunmuştur ancak heykellere
henüz ulaşılamamıştır. Yazıtlara göre, muhtemelen yukarıdaki
nişlerin içinde yer alan bu heykeller, tarihi belgelerde
de anlatıldığı gibi Truva Savaşı’ndan sonra Perge’yi
kuran efsanevi kahramanları temsil etmekteydi. İki heykel
kaidesi üzerindeki yazıtta, M. Plancius Varus ve oğlu
C. Plancius Varus’un isimleri Perge’ye karşı olan cömertliklerinden
ve yüceliklerinden dolayı “kurucu” sıfatıyla yer almaktadır,
kendilerine bu şeref uygun görülmüş ve Perge’nin ikinci
kurucuları olarak kabul edilmişlerdir.
At
nalı şeklindeki avlu kuzeyde Plancia Magna tarafından
yaptırılan zafer takı şeklindeki anıtsal giriş kapısı
ile sınırlandırılmıştır. Kazılarda ortaya çıkartılan
heykel kaidelerindeki yazılar, giriş kapılarındaki nişlerde
Nerva’dan Hadrian’a kadar olan süreçte hükümdarlık süren
imparatorların ve karılarının heykellerinin durduğunu
göstermektedir.
65
metrekarelik agora, Helenistik giriş kapısının doğusunda
yer alır. Geniş bir stoa (kenarları sütunlu gezinti
caddesi), dört bir kenardan dükkanlar dizili bir merkezi
çevreler. Bu dükkanların zeminleri renkli mozaiklerle
döşenmiştir. Kuzey portico’daki bir dükkanın önünde
eski oyunlarda kullanılan ilginç bir taş görülebilir.
Kişi başına altı taş ile oynanan ve bu taşların zar
gibi atıldığı oyunun, benzer taşlara komşu şehirlerde
de rastlanmasından dolayı, o dönemlerde bölgede popüler
olduğu sanılmaktadır. Avlunun ortasında Side’deki agora’da
(çarsı) olduğu gibi yuvarlak bir yapı vardır; bu yapının
kesin özellikleri henüz bilinmemektedir.
Kuzeyden
güneye şehir merkezi boyunca, restorasyon çalışmaları
halen süren sütunlu bir cadde, acropolis’in (hisar)
yakınında bulunan Demetrios-Apollonios Zafer Takının
altından geçerek uzanmaktadır. Bu cadde doğudan güneye
inen bir başka cadde ile kesişir. 250 metre uzunluğundaki
bu caddenin iki kenarında, arkalarında sıra sıra dükkanlar
bulunan geniş portico’lar vardır. Bu şekilde, iki tarafı
sütunlu mimari, Romalıların perspektif anlayışlarını
yansıtan çeşitli örnekler sunar. Ayrıca bu portico’lar
insanlara kışın şiddetli yağışlardan ve yazın Perge’nin
kavurucu sıcaklarından korunabilecekleri yer sağlardı.
İklim koşullarına uygun olmasından dolayı, bu tip caddelere
güney ve batı Anadolu şehirlerinde sık sık rastlanırdı.
Perge’nin sütunlu caddesinin en ilgi çekici yanı yolu
ortadan bölen havuzumsu su kanallarıdır. Nehir tanrısı
Kestros tarafından akıtılan bu temiz ve berrak su, caddenin
kuzey ucundaki anıt çeşmeden (nymphaeum) çıkar, oradan
da durgun bir şekilde kanallara akar ve Pamphylia’nın
kavurucu sıcaklarında Pergelileri bir nebze serinletirdi.
Hemen hemen caddenin tam ortasında, portico’ya ait rölyeflerle
bezeli dört sütun göze çarpar. İlk sütunda dört atın
çektiği bir savaş arabasına binen Apollo; ikinci sütunda
avcı kadın Artemis; üçüncü sütunda şehrin mitolojik
kurucularından Calchas ve son olarak dördüncü sütunda
şans tanrıçası Tyche (Şans) betimlenmiştir. Ana yol,
akropolisin ayağında M.S. ikinci yüzyılda inşa edilen
bir başka nymphaeumda (anıt çeşme) son bulur. İki katlı
yapının zengin cephe mimarisi ve sayısız heykelleri,
yapıyı Perge’nin en dikkat çekici anıtlarından biri
yapar. Kaynaktan getirilen sular, çeşmenin tam ortasındaki
nehir tanrısı Kestros heykelinin altından aşağıdaki
havuza boşalır ve buradan kanallar yoluyla caddelere
akardı. Caddelerin kesiştiği Apollonios Zafer Takından
sola dönüp Helenistik kapıdan geçince Perge’nin en eski
binası olarak bilinen palaestra ile karşılaşılır. Burada,
öğretmenleri denetiminde şehrin gençleri güreş antrenmanı
ve beden eğitimi yaparlardı. Bir yazıta göre, odalarla
çevrilmiş olan açık alandan oluşan bu büyük kare yapı,
C. Julius Cornutus tarafından M.S. 41 – 54 yılları arasında
hüküm süren İmparator Claudius anısına yaptırılmıştır.
Sanatçılar
tarafından mermer bir kente dönüştürülen Perge, modern
şehir planlamacılarını kıskandıracak kusursuz şehir
planıyla gerçekten muhteşemdi.
Birinin şehrin görkemini tam olarak anlayabilmesi için
Antalya Müzesi’ni ziyaret ederek Perge’den çıkarılıp
burada sergilenen yüzlerce heykeli görmesi gerekir.
Perge’nin yetiştirdiği ünlü adamlar arasında Fizikçi
Asklepiades’den, felsefeci Varus’tan ve matematikçi
Apollonios’tan söz edilebilir.
Perge’de
kazı çalışmaları Türk arkeologlar tarafından 1946’dan
beri devam etmektedir.
Kültür Bakanlığı Web Sitesinden alınmıştır.
yukarı
|